VENEZUELA’DAN YÜKSELEN İKAZ: GÜÇ, ZULME DÖNÜŞTÜĞÜNDE
Dünya haritasına uzaktan bakıldığında Venezuela küçük bir ülke gibi durabilir. Oysa bugün Venezuela, küresel sistemin gerçek yüzünü ele veren büyük bir aynadır. Bu aynaya bakmayı reddedenler, yarın kendi yüzleriyle karşılaşacaklarını bilmelidir.
Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela’ya tankla girmedi; uçaklarla bombalamadı. Ama ülkeyi nefessiz bıraktı. Ekonomik yaptırımlarla halkı yoksulluğa mahkûm etti, devletin gelir kaynaklarını kilitledi, seçilmiş bir lideri yok sayıp “bizim uygun gördüğümüz kişi meşrudur” deme cüretini gösterdi. Bu, modern çağın en rafine işgal biçimidir. Kurşunsuz, sessiz ama derin bir işgal…
Bu tablo bize yabancı değildir. Zira bu yöntem, ABD’nin ilk defa denediği bir yol değildir. İran’da Musaddık böyle devrildi. Şili’de Allende böyle yalnızlaştırıldı. Irak böyle parçalandı. Libya böyle çökertildi. Suriye böyle kan gölüne çevrildi. Her defasında aynı kelimeler kullanıldı: demokrasi, özgürlük, insan hakları… Ve her defasında geriye yıkılmış şehirler, parçalanmış aileler, umudunu kaybetmiş nesiller kaldı.
Kur’an bu zihniyeti asırlar öncesinden haber verir:
“Yeryüzünde büyüklük taslayanlar ve bozgunculuk yapanlar…”
İsimler değişir, kıtalar değişir, çağlar değişir; fakat firavunlaşan akıl değişmez. Gücü ilahlaştıran her sistem, sonunda zulmü meşrulaştırır.
Bugün ABD’nin yaptığı şey, kaba kuvvetten ziyade algı, ekonomi ve iç karışıklık üzerinden yürütülen bir savaştır. Ülkeler artık uçak gemileriyle değil; borçla, ambargoyla, medya bombardımanıyla teslim alınmak istenmektedir. Bir ülke önce ekonomik olarak çökertilmekte, ardından halk yönetime karşı kışkırtılmakta, en son da “uluslararası müdahale” adı altında dizayn edilmektedir.
Venezuela bu oyuna direndiği için hedef seçildi. Çünkü petrolü var, çünkü boyun eğmedi, çünkü “kendi kararımı kendim veririm” dedi. Küresel sistemin affetmediği suç da tam olarak budur.
Burada asıl soru şudur: Bu sadece Venezuela’nın meselesi mi?
Hayır. Bu, bağımsız kalmak isteyen herkesin meselesidir.
İslam tarihi bize açık bir hakikati öğretir: Zulüm karşısında susmak, zulmün yayılmasına zemin hazırlar. Hz. Ömer’in adalet anlayışı, Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’teki merhameti, Yavuz Sultan Selim’in hilafeti omuzlarında bir emanet olarak taşıması; gücün ahlakla sınırlandırılmadığında felakete dönüşeceğinin tarihsel delilleridir.
Bugün Müslüman coğrafyanın yaşadığı temel sorunlardan biri, ekonomik ve zihinsel bağımlılıktır. Kendi parasını, gıdasını, enerjisini, savunmasını başkasına emanet eden bir ülke; siyasi kararlarını da başkasının gölgesinde almak zorunda kalır. Bu sebeple bağımsızlık sadece sınırlarla değil; üretimle, ahlakla ve birlikle korunur.
Toplumsal ayrışmalar, dış müdahalelerin en verimli zeminidir. Mezhep kavgaları, etnik gerilimler, ideolojik körlükler; dışarıdan üflenen ateşin içeride tutuşmasına sebep olur. Oysa Kur’an’ın emri açıktır: “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin.”
Bir diğer hayati mesele de bilgi savaşıdır. Bugün silahlar kadar tehlikeli olan şey, yalanın sistematik hale getirilmesidir. Medya üzerinden haklıyı haksız, mazlumu suçlu göstermeye çalışan bir düzenle karşı karşıyayız. Buna karşı uyanık olmayan toplumlar, farkına varmadan kendi celladına alkış tutar.
Son olarak şunu söylemek gerekir: Güçlü olmak zulmetmeyi haklı kılmaz. Kur’an’da güç, emanet olarak tarif edilir. Emanete ihanet edenler, geçici zaferler kazansalar bile tarih önünde kaybederler. Bugün zulmü alkışlayanlar, yarın o zulmün altında kalabilirler.
Venezuela bize bir şey haykırıyor:
“Boyun eğmeyenler bedel öder; ama boyun eğenler kimliklerini kaybeder.”
Ve tarih şunu fısıldıyor:
Zalimler sahneden çekilir, direnenler iz bırakır.
Bugün mesele insanlığın hangi tarafta duracağı meselesidir. Çünkü zulüm küreseldir; adalet ise evrensel olmak zorundadır.